31 Mayıs 2010 Pazartesi

CP'DEN CHP'YE, MHP'DEN MP'YE

Şunu her zaman kabul etmek gerekir ki; yeni bir akım demek yeni bir umut demektir. Obama ilk çıktığı zaman yer yerinden oynamıştı yeni bir ışık diye. Genç, dinamik ve her şeyden öte "siyahi" bir başkan fikri sadece Birleşik Devletleri değil tüm dünyayı etkilemişti. Şu günlerde de bizim ülkemizde buna benzer bir akım var. Bu yeni akımın adı Kemal Kılıçdaroğlu.
Geçmişinin temizliği, tecrübesi, sakinliği, Gandhiliği ve en önemlisi dürüst siyaset anlayışı da bizde heyecan uyandırmaya başladı. İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı seçimleriyle antrenman yapan Kılıçdaroğlu, başarısını CHP genel başkanı seçilerek perçinledi ve şimdide Başbakanlık konutuna göz kırpmakta. Peki o zaman sormak lazım, bugüne kadar Baykal'dan başka kimseyi tanımayan CHP'de bu işler nasıl bir anda değişti??
Şöyleki; Baykal'ın 18 yıllık genel başkanlık döneminde yaptığı en büyük hareket Cumhuriyetçi ve halkçı bir partiyi sadece Cumhuriyetçi bir partiye dönüştürmek oldu. Hatta ve hatta deyim yerindeyse CHP "Bağdat Caddesi Partisi" oldu. Halktan gün geçtikçe kopan, sadece belli bir zümrenin, ki sadece laik olanların, kabul ettiği bir örgüt görüntüsüne büründü. Bu da zaman içerisinde halk arasında tepki gördü ve iktidar koltuğu CHP için sadece bir hayal olarak kaldı.
İşte tam bu noktada bir adam geldi ve daha geldiği ilk günden itibaren halkla kaynaştı. CHP'ye kaybettiği "h" yi geri kazandırdı. Hem de çok kısa bir zamanda. İşte bu sayede de şimdi iktidar yolunda çok önemli adımlar attılar ve atmaya da devam ediyorlar.
Şimdi, bu işin sol kısmıydı. Gelelim sağa. Sağda sular durgunmuş gibi görünsede bence fırtına öncesi bir sessizlik hakim. Bu fırtına da seçimlerde kopacak ve malesef bazı canları yakacak. Evet şu anda mevcut iktidar sağın elinde ama kaybetme ihtimali günden güne artıyor ve en önemlisi de alternatif gelmiyor.
Öncelikle Anavatan Partisini ele alalım. Bugün böyle bir parti artık yok, kapatıldı. İşin acı olanı da Türk siyasetine Turgut Özal gibi bir adam kazandıran bir partiydi bu kapatılan parti. Gitti mi şimdi alternatifin biri.
Gelelim 2. alternatife... DYP tuttu yılların dinozorlaşmış ismi Cindoruk'u yeniden başa getirdi. E getirdi de noldu, yalan oldu. Bu saatten sonra bu isimlerle ne köy olur ne de kasaba. Bırakın %10 barajını, %5 oy alırlarsa öpüp başlarına koysunlar.
Ve geldik 3. ve en önemli alternatife...MHP'ye. MHP halen Bahçeli ile yola devam ediyor ama hata yapıyor. Hata yapıyor çünkü Milliyetçi ve hareket partisi artık hareket yetisini kaybetti. Bu kaybetme de Bahçeli tarafından gerçekleştirildi. 80 öncesi dönemlerde Ülkü Ocaklarıyla kan akıtan gençlik ve malesef mafyayla özdeşleştirilen MHP, bu dönemde bunu kırmak için pasifize oldu. Oldu ama ölçüyü kaçırdılar. Tabiki de gidip milleti doğrayın demiyorum, asın kesin yıkın da demiyorum ama demokratik düzlemde de hiçbir icraat yok.
Bunlar önemli sorunlar ama daha da önemlisi şu. Türkiye'de yıllardır sol bitti, tükendi diyenler haklıydı ve şu an bir kıpırdanma var ama aynı durum çok kısa bir süre sonra sağ için de oluşacak. Basmakalıp adamlar ve alternatifsizlik sağda sadece tek parti bırakacak, AKP'yi. O zaman da bu sefer sağ için mücadele edilecek ve bu süre boyunca sağda sadece AKP, solda da sadece CHP kalıcak ve demokrasi diye çırpınan halk faşizme boyun eğecek.
İşte benim gözümde mevcut siyasi durum bu. Belki bu söylediklerim bazılarına saçma gelicek ama zaman benim doğruluğumu malesef ispatlayacak.

29 Nisan 2010 Perşembe

"GELECEK 100 YIL" GEORGE FRIEDMAN


27 Şubat 2009 tarihinden beri yayında bulunan blogumda ilk defa bir kitap tanıtımı yazısı yazarak yeni bir sayfa açıyorum. Yanda resmini de gördüğünüz ve başlıkta da adı yazılı olan bu kitap; uzun zamandır bir türlü vakit bulup da tamamlayamadığım ama devamlı okuduğum bir kitap.
Öncelikle yazarı George Friedman kimdir ondan bir başlayalım. Bu Friedman Beyaz Saray'a stratejik danışmanlık yapan Stratfor adlı şirketin kurucusu ve yönetim kurulu başkanıdır( CEO ). Kendisi şu anda dünyanın en iyi stratejisti olarak kabul edilir ve hünerlerinden bazılarını da Pegasus Yayınlarından çıkardığı bu 320 sayfalık kitabında göstermeye çalışmıştır.
Kitap son derece ilginç tespitlerle dolu. Bunları detaylı olarak anlatmayayım ki sizlerde okuyun ama bazı tespitleri de okumadan bilin. Daha ilgi çekici olur. Bu amcama göre 100 yıl içerisinde Türkiye, Polonya ve Meksika yeni büyük oyuncular olarak sahneye çıkacaklar. Ayrca 2020 yılında Rusya ve 2030 yılında ise Çin balonu sürecek. En ilginç olanı ise Türkiye ile ilgili tahminler. Friedman'a göre Türkiye yaklaşık olarak 2050 yılında Osmanlı İmparatorluğu topraklarının önemli bir kısmını ele geçirmiş olup Karadeniz'i yine Türk gölü haline getirecek....Bence de ilginç. Bir de buna ek olarak kitapta şu anki mevcut sınırların içerisinde KKTC'nin gösterilmemesi de ABD'nin bu konuya olan tavrını da net bir biçimde ortaya koyuyor.
Genel olarak siyasi içeriğe sahip olan bu kitap, anlatım dilinin sıkıcı olmaması nedeniyle okunabilecek kitaplar listesine girebiliyor. Özellikle de bu tip konulara merakı olanlar için hoş bir eser. Şimdiden iyi okumalar.

PARA ŞEYTANIN ARACI MIDIR??

Beni yakından tanıyan insanlar bilirler ki; ben para hırsına sahip bir adamımdır. Tabi bu hırs bana insanlık dışı işler yaptıracak, çevremdeki insanları satacak kadar kuvvetli değildir, ancak ileride çok çalışmam ve hayatımın bir kısmında önemli fedakarlıklar yapmamı gerektirecek kadar da kuvvetlidir. Yani işin özü, yasal yollarla yapılan her türlü ticarette sınırım yoktur ve gidebileceğim en üst noktaya kadar gitmeyi arzularım.
Şimdi diyeceksiniz ki bu konu ne alaka. Aslında çok büyük alaka çünkü kendimi bildim bileli, özellikle de son zamanlarda, bu konu üzerinde çok ciddi şekilde düşünüyorum. Para gerçekten nedir?? bu kadar önemli midir ve de en mühimi para şeytanın aracı mıdır??
İnanın ben de tam olarak veremiyorum bu soruların cevaplarını. Bir yandan bakarsam evet para hayatın en önemli kısmıdır; bunun yanında da dünya üzerinde bulunan insan yapımı olan herşeyin maddi değerinin 150 trilyon dolardan fazla olduğu ve "resmi" belgelere göre dünyanın en zengin adamının servetinin yaklaşık 60 milyar dolar olduğu düşünülürse de, bu düşündüğüm oldukça saçma geliyor. Saçma geliyor çünkü, bu işin sonu yok. Dünyanın en zengin adamı bile dünyadaki herşeyi aynı anda satın alamıyor. E o zaman da bütün bu kaygı, hırs, çalışma ne anlama geliyor.....
Az önceki tesbitim bardağın boş tarafıydı. Dolu tarafına bakarsak da para gerçekten bir çözüm aracı, hatta direk çözümün kendisi!! Günümüzde 5 liraya adam öldürülüyor, insanlar anne ve babaları yaşlarındaki insanlarla çıkar amaçlı evleniyorsa, fakirin sağlık, eğitim hatta ve hatta yaşama hakkı elinden alınıp zengine veriliyorsa, "paran kadar konuş" deniliyorsa ve para yoksa sen de yoksan.... İşte o zaman da bir anlamı oluyor bütün bu hırsların, çalışmaların, fedakarlıkların ve tam bu noktada da o çok sevdiğim sözlerden bir tanesi geliyor aklıma; "hayatının bir kısmını bedel olarak ödemeyenler, başarısızlıklarının bedelini bir ömür öder". Yani bir şeyi çok isteyen değil, o şeyin bedelini ödeyen sahip olur.
Yukarıda hem olumlu hem de olumsuz düşündüm ve sanırım tatmin ediciliği çok olmasa da bir cevap bulmaya başladım şu an kendimce ve bu sorunu en azından şimdilik rafa kaldırma imkanı kazanma şansına sahip oldum. Para ister şeytanın, isterse Allah'ın aracı olsun önemli değil. Önemli olan senin ne tarafa hizmet edeceğindir......

16 Nisan 2010 Cuma

FİLMLER Mİ GERÇEKTİR YOKSA HAYATLAR MI YALAN...??

Başlık çok havalı oldu aslında ama konumuzun içeriği gayet açık. Bu konu benim bir arkadaşıma hep böyle filmlerdeki karizmatik sahneler gibi olan bazı anları yaşatmaya çalıştım ama bir türlü denk gelmedi(Ne tür sahneler diye sormayın işte genel olarak konuşuyorum). Denk gelmeyince de o an dedim ki; demek ki filmler gerçek hayatı pek de yansıtmıyormuş. Her ne kadar normalde aksini düşünsemde hayat; içine girince pek de mümkün olamayacağını düşündürttürüyor. Ne acı değil mi?? Halbuki filmi yazanda insan, oynayanda insan fakat hayat gerçek hayat değil. Söyleyebileceğim tek şey, hayatı filmlere benzeten tek yanın tesadüfler olduğu gerçeğidir. İnsanlar filmlerdeki gibi bir hayatı sadece kendi iradesi dışında yaşayabiliyor. Ne kadar kendini yırtsan da paralasan da ıııı nafile. Belki acınılası bir durum insan için, belki de en büyük güçsüzlük kendi hayatını doğrudan istediğin gibi yaşayamamak ama durum böyle........
Amaaaaaa bana sadece düşündürttürüyor. Çünkü ben pes etmedim ve bunun ödülünü alacağım birazdan. Yazımın başında belirttiğim arkadaşım birazdan bu yazıyı okuduğunda bir nevi filmlerdeki o karizmatik sahnelerden birini yaşamış olacağız. O yüzden başı sonu ayrı ayrı oynayan bu yazımı noktalarken söyleyebileceğim tek şey hayatta hiçbir şey için pes etmeyin.
NOT: Bu arada o arkadaşımın kimliğini vermeyeceğim. Çünkü verirsem film gibi olmaz:D

8 Nisan 2010 Perşembe

YENİ TREND: BOŞANMA

Bu gerçek aslında uzun yıllardır var ama özellikle yakın zamanda gerçekleşen 2 medyatik boşanma olayı benim de bu konulara "dalma" isteğimi harekete geçirmiş bulunmaktadır. Mali'nin boşanmasından sonra şimdi de karşımıza "büyük başkan" Aziz Yıldırım çıktı. Yıldırım, dün 30 yıllık eşi ile tek celsede boşandı ve boşanma karşılığında 5 milyon dolar tazminat ve aylık 25 bin dolar nafaka vermeyi kabul etti. Mali'de eski eşine yaklaşık 7 milyon dolar tutarında gayrimenkul ve aylık nafaka vermeyi göze alarak boşandı. Yani kabaca bir hesap yaparsak, Türkiyemiz 2 yeni dolar milyoneri bayan daha kazandı. Hem de koca parasıyla!!!
Yıllardır başımızın etini; yok kadın erkek eşitliği, yok kadınların seks objesi gibi görünmesi, yok şu yok bu diyenlere sesleniyorum. Acaba kadınlar bunu derken biz erkekler de; kadınlara bak bizim paramızla hava atıyorlar diyor muyuz?? yoksa demeli miyiz?? Tabiki de kadın erkek eşit olmalı, kadınlar da sosyal ve ekonomik anlamda bir güçtür ve bu güçten yararlanmalıyız fakat, kadınlarda erkeklerin parasal gücünü kullanmaktan vazgeçsin. Para ve şöhret uğruna babaları yaşınadki adamlarla evlenip, üstüne sigorta olarak çocuk yapıp sonra da ihanete ya da kötü muameleye uğrayınca mağdur olduk demesin. Demesinler çünkü çok trajik bir hale düşüyorlar ve kadın duruşuna yakışmayacak duruşlar sergiliyorlar. Türk kadınına; vatanı milleti sırtında top, tüfek taşıyarak, çocuğunu adayarak kurtaran o Türk kadınının torunlarına yakışmıyor.
Konu nerdeen nereye geldi. Boşanmai kadın hakları derken vatan millet sakarya dedik çıktık. O zaman ben de bu yazımı kendi yazdığım bir şiirle noktalamak istiyorum;

Para adamda, güç adamda
Sen adamla
Senin de bir elin yağda öteki balda
Başka kadınlar da senin adamla
Sonra sen kapılarda
Adam bacalarda
Çözülmez bu sorun hali hazırda.....................

MESSİ vs ÜZÜLMEZ

Son günlerde spor kamuoyunu oldukça meşgul eden bir konu var. Konunun adı Lionel Messi, yani Barcelona'nın ve dünyanın en iyi oyuncusu. Arsenal gibi bir devi tek başına attığı 4 golle yıkan adam. Aslında bu konu da tartışılıyor özellikle de bizim ülkemizde. Gerçi bütün dünya hatta Maradona bile onun en iyi olduğu konusunda hemfikirken; bizim ülkemizin çoook "saygıdeğer" yorumcularından Sinan Engin abimiz ve Serhat Ulueren Arda'nın bile daha büyük bir futbolcu olduğuna ısrarla inanmaya devam ediyorlar. Hatta spor programında bu 2 si ve Ahmet Çakar'dan oluşan "geri" 3 lü arasında da bir tartışma yaşandı. Çakar, Arda ile Messi arasındaki farkın; bir kadınla kendisi arasındaki farkla aynı olduğunu belirtirken diğer 2 li ise az önce söylediğim tezi ortaya attılar ve başta ben olmak üzere birçok kişiyi de kıçlarıyla güldürdüler. E onlar bizi güldürdü, Allah'ta onları güldürsün diyelim. Şimdi geleim konumuza. Bu gün bu konu aklıma çok takıldı ve bende acaba onların bakış açısıyla düşünürsek ortaya nasıl bir sonuç çıkar dedim ve konuya başka bir yönüyle daldım. Nasıl mı? İşte böyle;
Messi ile Beşiktaşımızın güzide oyuncusu İbrahim Üzülmez'in benzerliklerinden yola çıkarak tabikide. Görelim bakalm neymiş bu benzerlikler;
1) Messi Barcelona'nın, İbrahim Üzülmez'de Beşiktaş'ın yıldızıdır. Yani 2 side yıldız futbolcudur.
2) 2 side sezon maçlarının çoğunda forma giyerek tam bir istikrar abidesi olmuşlardır.
3) Messi yıllık 12 milyon euroluk geliriyle Barça'ya çok para harcattırırken, Üzülmez'de mevkisine alınan ve değerleri 10 milyonlarca euroyu bulan futbolculara formayı dar ettirmiş ve kulüpten kaçırtmıştır. Üstelik birçoğu bedavaya gönderilmiştir.
4) 2 side sol ayağını kullanabilmektedir.
5) 2 futbolcu da özel hayatlarında oldukça sakindir ve elleri kadın eline değmemiştir. Gerçi her ne kadar Üzülmez'in Fatih Terim'in kızı Merve Terimle yattığı rivayet edilse de bu konuda somut kanıtlar asla bulunamayacaktır.
6) Messi tek başına takım yıkacak kadar zeki bir futbolcudur; İbrahim Üzülmez'de " eğer orta yapmayı becerebilseydim şimdi Real Madrid'te olacaktım" ve "Roberto Carlos'tan tek eksiğim tekniğim" türünden doğru olan yorumları yapabilecek kadar akıllıdır.
O zaman soruyorum sizlere;
1) Sizce yukarıda adı geçen yorumcularda mı böyle düşündükleri için Arda Messi'den daha iyidir diyebiliyorlar?
2) Sizce benim bu yorumlarımın sonucu da İbrahim Üzülmez ile Messi eşittire mi varıyor?
Birileri şaka desin lütfeeeennnn....................

26 Mart 2010 Cuma

ÇOK FİLM HAREKETLER BUNLAR




Bugün sizlere gittiğim bir filmden bahsetmek istiyorum. Bahsedeceğim film Yılmaz Erdoğan'ın "godik"leri ve her pazar akşamının vazgeçilmezi BKM Mutfak oyuncularının yazıp, oynadığı "Çok Film Hareketler Bunlar".
Öncelikle izleyicilerin ve filmi izlemek isteyenlerin aklına gelen ilk şey; skeçlerle kıyaslama yapmak olacaktır. Zaten filmin başında bal dudak Eser'de bu konuya dayanmaktadır. Aslında bu tip bir kıyaslama tabiki de doğru değildir ancak, iyi yada kötü eleştiri yapabilmek için de şarttır bir yerde.
Film kısaca; yine televizyondaki skeçlerin benzerlerini daha teknik bir şekilde anlatmalarından ibaretti. Yani aslında televizyondakinin bir benzeriydi. İşin Türkçesi sinemanın nimetlerinden yararlanılmıştı.
Şunu şu anda belirmek isterimki filme gidecek insanların birçoğu, benim gibi, hayal kırıklığına uğrayacaktır. Çünkü; espriler televizyon programındakilerin oldukça altındaydı ve bana göre özellikler "elalem ne der" bölümündeki sahneler gereksiz uzunluktaydı.Şimdi diyeceksiniz ki yahu be adam hiç mi güzel şey yoktu bu filmde diye. Evet olmaz olur mu diyeceğim, tabiki de var. Özellikle Ersin'in çıktığı yaz tatilinde bir türlü sevişecek kadın bulamaması, filmsiz fragman, filmin 2. bölümündeki uçak bölümü ve tabiki de fenomen haline dönüşen Kazım ve Hatce (nam-ı diğer hıyarlı baba ve havuçlu ana). Özellikle Hatce'nin Kazım'a kur yaptığı kırbaçlı ve kelepçeli sahnelerle, Kazım'ın Hatce'nin kafasına kese kağıdı geçirmesi ömrüm boyunca unutamayacağım ve zili çalacağım bir çgh idi.
İşte filmimiz bu kadar. İyisiyle kötüsüyle emek harcanmış bir filmdi ancak, ne yalan söyleyeyim genel anlamda filmi vasat buldum ve hayal kırıklığına uğradım.

7 Mart 2010 Pazar

ALMA "KOMŞUNUN" AHINI ÇIKAR AHESTE AHESTE

Kardeşçe yaşamak derken Türk Milletinin düşmanı çoktu tarihte. Bunlardan birisi de bizim "komşu" Yunanistan'dı. Gerçi aramız hala limoni ama öyle savaş çıkacak kadar da bir düşmanlığımız yok şu günlerde.
Zaten bizim komşu şu sıralar kendi derdiyle meşgul. 300 milyar euroluk borç epey başını ağrıtıyor ve sadece kendini değil diğer tüm kardeşlerini sarsıyor. Ailece bir araya geldiler ve bu borç nasıl kapatılır onun hesabını yapıyorlar. Yapıyorlar ama bugün bir haber okudum ve içimden güldüm acı acı.
Bizim komşunun Almanya adındaki abisi bu borç konusunda birazcık yamuk yapmış. Kardeşine; biz mecbur muyuz her zaman seni kurtarmaya. Sat elinde avucunda ne varsa destek ol kendine demiş. Yani olayı açarsak, Almanya Yunanistan'a elindeki kutsallardan bazılarını yani adalarını sat demiş. Tabi Yunanistan'da ayaklanıp olur mu öyle şey bu ne saçmalık diye yanıp tutuşmuş. Şimdi gelelim neden bu haberi okuduğumda acı acı güldüğüme...
Bu Yunanlılar 1. dünya savaşı sırasında bir kardeş verdiler kara toprağa adı Türkiye olan. Az zulmetmediler, İzmir'i aldılar; yakıp yıktılar. Bayrağını ayaklar altında çiğnediler. Suçsuz, günahsız insanlara kıydılar 2 karış toprak uğruna... Hatta bununla da yetinmeyip Ege Denizindeki adalarımıza bile el koydular. (Hani şu kutsal olanlar varya işte onlar).
İçimden "vaay beee" dedim. Zamanında bize ihanet eden, kendileri için kutsal diye bahane uydurup namusumuza bile göz diken ve kardeşine sırtını dönen dede Yunanistan'ın torunlarının karşısına o ihanet çıkıyor bugünlerde. Demek ki hakikaten de baya bir ahımızı almışlar. O yüzden benden bir tavsiye olsun. Kimse kimsenin ahını almasın, sonra çıkıyor böyle aheste aheste.....

4 Mart 2010 Perşembe

OYLAMA!!!

My Notebook olan blogumun adını, bu blogu yönlendiren kişinin adıyla değiştirmek istiyorum. Yani blogun bundan sonraki adı Elvan Güneş olsun diyenleri ve demeyenleri görebilir miyim??

28 Şubat 2010 Pazar

KADER-KISMET-NASİP

Kapalı gözlerimi araladığımda tuhaf şeyler görüyorum. Karşıma bakıyorum bomboş, ifadesiz bir duvar. Sağa dönüyorum sevdiklerim başucumda ağlıyor, sola dönüyorum yine aynı. Soruyorum neler oluyor diye, herkes daha çok ağlamaya başlıyor. Bir anlam veremiyorum... Derken içeri biri giriyor, anlıyorum önlüğünden bir doktor olduğunu. Soruyorum " doktor neler oluyor burda" diye. Doktor boğuk bir sesle "ölüceksin" diyor. "Sahi mi" diyorum, "evet" diyor. İşte o zaman anlıyorum neler olduğunu ve aslında bana o lafı diyenin doktor değil KADERin ta kendisi olduğunu anlıyorum.
Anneciğim; beni doğuran, emziren, kahrımı çeken, bu dünyada farkına vardığım ilk kadın... Görüyorum ki hırpalanmışşın, çok üzülüyorsun. Seni ilk defa bu kadar bitkin görüyorum ve istemiyorum. Ağlama çünkü ağlayınca çirkin oluyorsun. Ağlama çünkü sen benim için en güzel kadınsın. Evlat acısı zordur ama ben senden zoru istiyorum.
Kardeşim; sana küçükken söz vermiştim hep seni koruyacağım diye ama malesef tutamayacağım sözümü. İnan ki tutmayı çok isterdim sen her ne kadar bana içinden yalancı desen bile...
Babacığım; sende ağlıyorsun ama biliyor musun en çok senin ağlamana şaşırıyorum. Çünkü sen hep güçlüydün, çünkü sen hep bizi koruyan ayakta tutan adamdın.Bana gücü öğreten adamdın sen ama şimdi hayatımda ilk defa seni bu kadar güçsüz ve aciz görüyorum...
Sevgilim; hiçbir zaman şüphen olmasın ki ben senden başkasını hiç bu kadar sevmemiştim. Hatta seni kendimden bile fazla sevdim, hala da seviyorum. Söz vermiştim biliyorum, evlenecektik çoluk çocuğa karışacaktık ama KISMET değilmiş.
Dostum; seninle bir ömrü paylaştık çocukluğumuzdan beri. İlk kavgamı seninle etmiştim, ilk kez bir kızla buluşurken öncesinde sen destek olmuştun bana. Çok güzel anılarımız olmuştu; kah gülüp kah ağlamıştık. Sana da söz vermiştim bundan sonra da hep böyle olucak diye ama NASİP değilmiş...
Artık üstüme bir ağırlık çöktü. Ellerim soğumaya , uyuşmaya, morarmaya başladı... Anladım artık vakit iyice yaklaşıyor, anladım artık gitme vaktinin geldiğini... Çağırıyorlar beni "gel" diyorlar "yeter artık" diyorlar. Napayım şansım bu kadarmış. Gidiyorum... Ama giderken şunu da öğreniyorum; yaşamakta ölmekte KADER-KISMET-NASİP işiymiş. Eyvallah...............

ŞAHAN vs CEM YILMAZ

Şu günlerde, sanki hayati önem taşıyormuş gibi, tartışılan konulardan birisi de bu. Şahan ve yarattığı Recep İvedik mi daha iyi yoksa efsane Cem Yılmaz mı diye. Neyse madem tartışılıyor ben de konu hakkındaki görüşlerimi paylaşayım.
Öncelikle şunu belirteyim ki ömrümde ilk defa Şahan'ın filmine para vererek gittim, Recep İvedik 3 e, ve yorumlarımı da buna göre yapacağım.
Bir kere Cem Yılmaz bir fenomendir buna kesinlikle katılıyorum ve Şahan şu anki konumuyla bence ancak çaylağı olabilir fakat, son filmlerine bakarsak Recep İvedik 3 ün komedi yönüyle Yahşi Batı'yı katladığını söyleyebilirim. Tamam dekor, oyuncu kadrosu ve mekan yönünden Yahşi Batı gerçekten çok iyiydi ama espri yönünden zayıf kalmışsın Cem Yılmaz. Şahan işin çakallığına kaçmış; amatör oyuncu kadrosu, az ve ucuz mekanlar ama espri yönünden başarıyı ve dolayısıyla parayı tutturmuş. Ve son bir övgü daha Recep İvediğe... Bugüne kadar "ayy bu Şahan da hep küfürle güldürüyoo. Cık cık cık hiç çekemem öyle espri" diyenlere tek bir lafım var o da gidin izleyin öncelikle filmi.
Sanki hayran oldum gibi görünüyorum İvediğe ama tabiki de işin aslı bu kadar övüne övüne anlatılacak bir tarafı da yok. Sonuçta 2 filmde ticari olarak yapılmış ve 2 komedyenimizde isimlerini ortaya koyarak milletin alırım parasını cebinden düşüncesinde boğulmuşlar. Tabiki de bi kıyaslama yapıcaksak evet İvedik güzeldi, güldürdü vs.. ama bu kadar başka bişi yok.
Son olarak Cem Yılmaz'ın bundan sonra kaliteyi artıracağı umuyorum. Ayrıca Bir sözüm de Şahan'a. Şahancığım evet filmlerin gişenin altını üstünü getiriyor ama Recep İvedik senden daha da ünlenmeye başladı. Ne yap ne et Recep abimizin sağlığına dikkat et, aranı bozma...

BAYAN BAŞKAN

Şu an her ne kadar laik çizgimizden uzak duruyor olsak da, bu bizim anayasal düzende dünyanın en modern çizgilerle kurulmuş bir cumhuriyet olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor.
Hatırlasanıza dünyanın kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren ilk ülkelerden birinde yaşayan bir vatandaş olarak bir düşünmenizi istiyorum. Bir bayandan futbol kulübüne başkan olur mu?? Evet doğru duydunuz. Soruda bir yanlışlık yok!! Gerçi bu ben de dahil birçok kıro Türk erkeğine:) saçmalık gelecek ama velevki oldu. Acaba neler olurdu bilmek ister misiniz...??
1) Kulüpler çok daha profesyonelce yönetilirdi çünkü kadınlar, kadınlığın şanındandır futbolu bilmek gibi bir düşüncede olmadıklarından, işleri uzman kişilere yaptırırlar.
2) Statların tüm koltukları haftada 1 kez çamaşır suyuyla yıkanır.
3) Takım bütçesinden yüklü miktarda bir pay kıyafet, makyaj malzemeleri ve süslemeler için harcanır.
4) Tüm takım çalışanlarının kredi kartı ekstreleri ödenir.
5) Futbolcular her maça farklı renk ve desende formalarla çıkarlar.
6) Bayan başkan tüm dişiliğini kullanarak federasyon ve hakemleri etki altına alır.
7) Kadınlar kusurlarını örtmeyi biz erkeklerden daha iyi bildikleri için, takımın kötü gidişatını taraftarlara hiç hissettirmezler.
Ve daha bunun gibi onlarcası daha sayılabilir. Başta konunun saçma gediğinin farkındaydım ama sanki farklı şeyler duymaya başlamış gibiyim:) Yanılıyor muyum acaba......

27 Şubat 2010 Cumartesi

SONUNDA!!!

Eveeet beklenen oldu ve sonunda ve 27 şubatı 28 e bağlayan gece ani bir operasyonla blogumu açmış bulunuyorum. Bu giriş yazım son derece sade olmak kaydıyla bundan sonraki yazılarım bu denli düz ve klasik olmayacaktır.
Peki neden blog açtım ben. Bu dünyada açmayan bir ben mi kalmıştım??... yoo alakası bile yok. Aslında birçok sebebi var ama 1.si hayatı boyunca her olaya bodoslama dalmış ve yorumlamış birisi olarak bir bloga ihtiyacım vardı. 2.si ve belki de en önemlisi de çok değerli bir arkadaşım Elvan Güneş'e verdiğim söz doğrultusunda hareket ederek blogumu açmış bulunuyorum:). Kendisi de bir blog sahibi olarak benim bu blogu açmamda ilk ve belkide tek destek olan kişi olduğundan buradan sonsuz teşekkürler. Eminim kendisi bu yazıyı okuduğunda da gayet mutlu olacaktır:)
Son olarak blogumda yazmayı planladığım birçok şey var. Siyasi yorumlar, spor yorumları, film yorumları, nadiren de olsa kitap yorumları......Umarım yazılarımı okurken büyük keyif alırsınız. Herkese iyi okumalar diyerek başlıyoruz artık:)